Site Rengi

21.09.2020 Çanakkale, Çanakkale İli Portalı
Çanakkale | Çanakkale Tanıtım | Çanakkale Bilgiler

Çanakkale Savaşı’nda Türk Hava Harekâtı

Çanakkale Savaşı’nda Türk Hava Harekâtı

çanakkale hava savaşları (1)Çanakkale Savaşları sadece askerî ve stratejik açıdan değil, siyasal sonuçları bakımından da modern Türk ve dünya siyasal tarihinde önemli bir yere sahiptir. 2 Ağustos 1914’te, Osmanlı Devleti, Almanya ile gizli bir bağlaşma antlaşması imzalayarak, Birinci Dünya Harbi içerisinde Merkezî Devletler safında yer almıştır. Ancak Almanya ile bir bağlantıya kamuoyunun tepki göstereceği düşünülerek görüşmeler gizli sürdürülmüş, durumdan yalnız Sadrazam ve Dışişleri Bakanı Sait Halim Paşa ile Enver Paşa haberdar olmuştur. Buna göre 28 Temmuz’da Sırbistan’a savaş ilan eden Avusturya’ya Almanya’nın yardımı Rusya ile bir savaşa yol açarsa, Osmanlılar Mihver Devletlerini desteklemek için müdahale edecektir. Osmanlılar Von Sanders heyetinin ordunun genel yönetiminde etkili olmasını kabul ediyor, buna karşılık Almanya’da Rusya’ya karşı Osmanlı toprak bütünlüğünün korunmasına yardımcı olmaya söz veriyordu. Antlaşma gizliydi ve ancak taraflar istedikleri zaman açıklanacaktı. Cemal Paşa ile diğer kabine üyeleri, anlaşma imzalandıktan sonra durumdan haberdar olmuşlardır. Ancak bunun Rusya’ya karşı İngiltere ile Fransa’nın reddettikleri bir savunmayı sağlaması ve oldubittiye getirilmiş olması nedeniyle, anlaşmayı fazla bir şey söylemeden kabul etmişlerdir.

Kısa bir süre sonra iki Alman savaş gemisi, Almanya ile Enver Paşa’ya Osmanlıları savaşa sokacak bir fırsat yaratmış, Alman Akdeniz filosundan iki kruvazör, Goeben ile Breslau Kuzey Afrika’daki Fransız üslerini bombalamış ve sonra arkalarında İngiliz filosu olduğu hâlde Doğu Akdeniz’e kaçmışlardı. Enver Paşa, gemilerin Osmanlı sularına girmesine izin vermiş, İngiltere Osmanlıların tarafsız bir devlet olarak gemileri ve mürettebatını enterne etmeleri ya da sularından çıkarmaları gerektiğini ileri sürünce, gemiler sahte bir satışla Osmanlı Donanması’na alınmış, adları Yavuz Sultan Selim ve Midilli’ye çevrilmiştir. Enver Paşa, Çanakkale ve Boğazların yabancı gemilere kapatılmasını emrederken, diğer taraftan Cemal Paşa’yla birlikte diğer kabine üyelerine danışmadan filo komutanı Souchon’a Karadeniz’de Rus limanlarına saldırması için gerekli emri vermiştir.[1]

Karadeniz’e çıkan Türk donanmasının, 29 Ekim’de birkaç Rus gemisini batırıp, Odesa, Sivastopol, Navorosiski limanlarını bombardıman etmesini bir savaş nedeni sayan Ruslar, 1 Kasım 1914’te Kafkasya’da Türk sınırını geçerek savaşı fiilen başlatmışlardır. Gerçekten tarihin böylesi bir akışı içinde olaylar hızla gelişivermiş, Rus tecavüzünden sonra İngilizlerin önce Akabe’yi bombardımanı, İzmir Körfezi’ndeki iki Türk gemisini batırması ve 3 Kasım 1914’te Boğaz giriş tahkimatını bombardımanı, Şattülarap’ta Fav’a asker çıkarması bardağı taşıran son damlalar olmuş ve Osmanlı Devleti, 11 Kasım 1914’te Rusya ve İngiltere’ye resmen savaş ilan etmek zorunda kalmıştır.[2]

Türkiye Birinci Dünya Savaşı’na girdiği zaman askerî havacılıkta zayıftı. Taktik hava birlikleri yoktu. Birkaç istisna dışında mevcut uçak ve personel Yeşilköy hava alanında konuşlandırılmıştı. Savaş öncesinde uçuş eğitimi için kullanılan bu tesis daha sonra Fransız askerî heyetinin yönetimine geçmiş, seferberliğin ilanıyla beraber Türkiye’nin Almanlara olan eğilimini bilen Binbaşı De Goys, Fransa hükümetinin de telkiniyle memleketine dönmüştü. Son derece büyük fedakârlıklarla Fransa’ya ısmarlanan kara ve deniz tayyarelerimize Fransa hükümeti tarafından el konulmuş, Muhabere ve Muvasala Dairesi, havacılık kısmı ile birlikte Genel Karargâha bağlanmış, [3] Fransızların ardından Alman danışmanlar gelmişti.

Uçaklar arasında harap durumda Deperdussin, REP ve üç adet Bleriot vardı. Mevcut uçaklar uçuş için tehlikeli bulunduğundan Alman danışmanlar Almanya’ya eğitim uçakları sipariş etmişti. Uçuş Okulu’nda iki adet Nieuport (Hydro) deniz uçağı bulunmasına karşın, donanmada hiç resmî havacılık birimi mevcut değildi. Türk havacılığındaki asıl gelişme Çanakkale ve Gelibolu’daki aktif çarpışmalar sırasında olmuştur. Ekim 1914’te Üsteğmen Erich Serno (1886-1963) Batı Cephesi’nde Alman 2’nci Tayyare Bölüğü’nden Türkiye’deki Alman Askerî Misyonu’na gönderilmişti. Türk Havacılık personelinin eğitimi için kendisine bir program hazırlama görevi verilmiş ve bunun yanında Türk Yüksek Komutanlığına havacılık konusunda danışmanlık görevine getirilmişti.

Serno, 03 Şubat 1915 tarihinde Yeşilköy Uçuş Okulu’nda görevine başlamıştı.[4]

2. Gelibolu Harekât Alanı

Çanakkale Boğazı’nın uzunluğu 61.8 km’dir (38 mil). Boğazın en geniş yeri Erenköy Koyu ile Tengerdere arası olup, en dar yeri ise Kilitbahir-Çanakkale arasıdır. Kumkale ve Seddülbahir bölgesine, boğazın giriş bölgesi denilir. Çanakkale Boğazı’nın Avrupa yakasında yer alan Gelibolu Yarımadası’nın en dar yeri Bolayır ortasıdır. Güneye doğru yarımada genişler. Akbaş-Kemikli arası 20 km’ye çıkar. Daha sonra tekrar daralmaya başlar. İlyas (Helles) Burnu’nda son bulur. Yapılan çarpışmanın büyük bölümü, eni yaklaşık 5 mil olan cephede cereyan etmiştir. Yarımadanın kilit noktası Conkbayırı’ndan yukarı Saroz’a doğru Kemikli Burnu’na kadar uzanan yarım ay şeklindeki kumsal ile bu burundan aşağıya Seddülbahir’e kadar uzanan sahil, çıkarmaya elverişli plajları barındırmaktadır. Yarımadanın en geniş ucundaki İlyas Burnu’nda yamaç oldukça dik bir şekilde denize iner.[5] Boğazın her iki yakası nesillerden beri Türkler tarafından ordugâh olarak kullanılmaktaydı. Ege’yle birleştiği ağızdan en dar bölümüne kadar olan 14 millik mesafede bir dizi ordugâh kurulmuştur. Söz konusu ordugâhlar en son 1885 tarihinde modernize edilmiştir. Dolayısıyla 1914 yılında Büyük Savaş’ın patlak vermesiyle buradaki savunma çalışmaları o günün standartlarının gerisindeydi. Sonuç olarak Müttefik Donanma Komutanlığı, boğazdan geçişin takviye edilmesi hâlinde müttefik filonun İstanbul’a ulaşabileceğine inanmıştı.

Boğazda kurulan ordugâhlar, yapı itibarıyla eski stil “kale tipi” yapılardan, toprak siper duvarlarının arkasında üzeri örtük olmayan ve gizlenecek bir yeri de bulunmayan açık top mevzilerine kadar değişiklik göstermişti. Eski model topların çoğu yetersiz kalmış ve bu durum, müttefiklerin, düşman mevziini oldukça yakından top ateşine tutmasına olanak tanımıştı. Bu dezavantaja rağmen Türklerin kıyıya konuşlandırılmış silahları ve deniz mayınları bombardımanı gerçekleştiren filoya ciddi hasarlar vermiştir.[6]

3. Tarafların Planları, Kuruluş ve Tertiplenme

Kasım 1914’te, Türkiye’nin Merkezi Güçlerin yanında Birinci Dünya Savaşı’na girmesinden yaklaşık dört hafta sonra, Amirallik Dairesi 1’inci Lordu Winston Churchill, Savaş Konseyine; “Mısır ve Süveyş Kanalı’nın Türk ordusuna karşı savunulmasının ideal yolunun Gelibolu Yarımadası üzerinden saldırıya geçilmesi” olduğunu ve eğer bu saldırı başarılı olursa İngiliz ve Fransızların İstanbul’da istedikleri şartları emreder konuma ulaşabileceklerini belirtmişti. 15 Ocak 1915’e gelindiğinde Savaş Konseyi, hedef olarak İstanbul’u amaçlayan bir deniz çıkarmasına karar vermişti.[7]

Winston S.Churchill, Çanakkale Boğazı’na karşı girişilecek bir operasyonun faydalarını şöyle sıralamaktaydı: İstanbul, Müttefiklerin kontrolü altına girecek, Asya Türkiye’sindeki kuvvetlerin Avrupa cephesinde faaliyet gösteren kuvvetlerle bağlantısı kesilecek ve böylece Kafkas Cephesi’nde bulunan Rus kuvvetlerinin yükü hafifletilerek Osmanlı Devleti barışa mecbur bırakılacaktı. Boğazları deniz trafiğine açmak suretiyle, İngiltere ve Fransa’nın Rus ordusunun top ve mühimmat bakımından desteklenmesine, Rusya’nın hububatının ihraç edilmesine ve dolayısıyla Rusya’nın dış ticaretini dengeleyerek Ruble’nin değerinin korunmasına imkân verecek ve nihayet Balkan Devletleri üzerinde olumlu bir etki yapılması sağlanacaktı.

Dışişleri bakanı Lord Balfour da “Bunun kadar ümit verici bir harekâtı tasavvur etmek güçtür.” diyordu. Churchill’in sözünü ettiği, Rusya’ya askerî yardım yapılması meselesi, 18 Mart teşebbüsünün başta gelen sebeplerinden birini teşkil etmekteydi. Çünkü, Rusya’nın silah ve cephane durumu, daha savaşın ilk gününden itibaren kötüleşmeye başlamıştı. Buna karşılık, İngiltere ve Fransa’nın Rusya’ya yardım yapmaları için gerekli kara ve su yolları kapalı idi. Stratejik, askerî, siyasi ve ekonomik avantajları da göz önüne alınınca, Boğazların açılması Müttefikler için ve özellikle Rusya’nın askerî durumu bakımından, kaçınılmaz bir alternatif olmaktaydı. [8]

Türk tarafında Eylül 1914’den itibaren Çanakkale Boğazı Müstahkem Mevki Komutanlığı, sahil koruma biriminden sorumlu Alman donanma topçuları ile takviye edilmeye başlanmıştı. Topçular tıpkı donanma havacılığı ve diğer branşların personelleri gibi Türkiye’deki özel Donanmay-ı Hümayun Komutanlığında görevlendirilmişlerdi. Bu Komutanlık, Osmanlı İmparatorluğunda görevli olan Kıdemli Alman Donanma Subayı, Amiral yardımcısı Guido Von Usedom idaresindeydi. Müstahkem Mevki Komutanlığındaki Alman donanma subayları, kendi rütbelerinin bir üstü olan Türk rütbelerini almışlardı. Alman donanma topçuları başlangıçta Türk topçularına eğitmenlik yapıyor ve Türk donanmasına mayın savunmasının geliştirilmesi ve takviyesinde yardım ediyordu. Ancak 1915 Mart’ında yapılan savaş sırasında Alman donanma topçuları, toplara asker tahsis edip Dardanos Kalesi’ne komuta etmişlerdi. Alman donanmasının yaptığı teknik ve malzeme yardımları ile sahildeki kalelerin; ateş kontrol elemanları, arama ışıldakları, savunma mayın tarlaları ve muhabere irtibatları ile tahminen genel komuta ve haberleşme usulleri modernize edilmiştir. Çanakkale’deki kaleler, bir Türk subayı olan Miralay(Albay) Cevat Bey’in komutasındaydı. Müstahkem Mevki Komutanlığı olan Çanakkale’de, Türk ve Alman subayları bulunuyordu. Komutanlık Karargâhı Çanakkale’deydi. Bölgedeki tüm Türk-Alman uçakları, 1’inci Tayyare Bölüğünün Çanakkale’den 5’inci Ordu’ya transfer edildiği tarih olan Temmuz 1915’e kadar bu komutanlığın emrinde kalmıştı.

Müttefiklerin Gelibolu yarımadasına çıkarma yapacağına dair olasılığın artmasıyla, 25 Mart 1915’te 5’inci Ordu kurulmuştu. Türkiye’deki Alman Askerî Heyeti’nin başı ve ardından da 1’inci Ordu Komutanı olan General Liman Von Sanders bu yeni ordunun başına geçirilmiş, tüm şikâyetlerine rağmen Temmuz ayına kadar komutasına hiç uçak verilmemişti.[9]

Hava desteği bakımından Türk Kuvvetleri, önemli fakat kritik bir durumla karşılaşmıştır. Müttefiklerin kırk uçaklık birleşik hava gücüne karşı, Türkler Bleriot’a, Rumpler B.I’e ve Yeşilköy hava meydanında beklemekte olan kalitesi henüz belirsiz üç tane daha (Albatros B.I) uçağa güveniyordu. Bu uçaklara büyük ihtiyaç duyulmasına karşın, bunların Türkiye’nin Asya tarafındaki topraklarına ulaştırılması haftalar sürecekti. Çünkü yolsuz, izsiz bir arazide seyrüsefer yapmak için elde bulunan tek imkân deve veya kağnıydı. Bu yüzden Haziran sonu itibariyle 1’inci Tayyare Bölüğü tarafından kullanılmak için elde yalnızca üç uçak bulunuyordu.

Çanakkale Savaşı süresince ulaşım sorunu Osmanlı Hava Kuvvetlerini etkilemişti. Bölük; bomba ve yedek parça olmaksızın harekâta zorlanmış, uçakların ve yedek malzemenin sağlanması sorunu savaş sürerken Osmanlı Hava Kuvvetlerinin etkinliğini sınırlamıştı.[10]

4. Harekâtın Evreleri

Boğazın Birleşik filo ile denizden zorlanması konusundaki karar, oldukça tartışmalı alınmıştı. Birleşik filonun tek başına Boğazı zorlayıp geçemeyeceği ve harekâtın, deniz-kara iş birliği biçiminde gerçekleştirilmesi hususunda ilgililerce birçok uyarılarda bulunulmuşsa da, karar da direnilmişti.

Bu kararı benimsemiş olarak, başından beri Birleşik Filo’nun komutasını elinde bulunduran Amiral Carden’in Şubat 1915 sonundan Mart ortalarına dek Boğaz içinde gece ve gündüz sürdürdüğü operasyonlar başarıya ulaşamamıştı. İşte, gerek bu başarısızlıkların yarattığı hayal kırıklığı gerekse gelecekte de karşılaşılabilecek güçlükler, Amirali umutsuzluğa düşürmüş ve bu durum da sağlığını etkilemişti. Bunun sonucu olarak Carden, 16 Martta görevden alınmış, yerine yardımcısı Amiral de Robeck (17 Mart 1915) atanmıştı.[11]

Koramiral de Robeck’in Akdeniz İngiliz Donanma Komutanlığı görevini üstlenmesinin hemen ertesi günü, 18 büyük savaş gemisi (ikisi İngiliz, biri Fransız) üç deniz tümeni hâlinde teşkilatlanmış ve üç hat hâlinde tertiplenmiş olarak Boğaz’a doğru ilerliyordu. [12]

Bu donanma içinde, savaşın yeni ve denenmiş silahı olarak kırk sekiz uçak da bulunuyordu. Amacı yanlış anlaşılmış, eksik ve yanlış tanımlanmış ve koordine edilmemiş olarak uçaklar; içinde yer aldıkları harekât gibi, savaş süresince yaratıcı stratejik düşünme tarzını hiç hesaba katmayarak trajik bir hayal kırıklığı yaratmıştır.[13]

18 Mart 1915’te Türk tarafının kara birliklerinin durumu ise şöyleydi: Karargâhıyla Anadolu yakasında bulunan 9’uncu Piyade Tümeninin Gelibolu Yarımadasındaki birlikleri sağ ve sol yan müfrezeleri adı altında buradaki 19’uncu Tümen Komutanlığı emrindeydi. Anadolu yakasında ve karargâhıyla Kalvert Çifliği’nde bulunmakta olan bu tümen (9’uncu Tümen) bizzat kendi kuruluş ve emrindeki birlikleri; genellikle Karantina-Kumkale arasında Boğaz’ın iç kesimiyle Kumkale-Kumburnu arasındaki Ege Denizi kıyılarını gözetlemek ve özellikle Kumkale dolayını düşman çıkarma girişimlerine karşı savunmak üzere düzenlemiş bulunuyordu.

Balıkesir’den gelerek, karargâhıyla Ezine’de yerleşen 11’inci Piyade Tümeni, Kumburnu (hariç) Edremit Körfezi’nde Akçay İskelesi (hariç) arasındaki Ege Denizi kıyı kesimini gözetleme ve koruma altında bulundururken, büyük kısmıyla da Boğaz Bölgesi dışından gelebilecek tecavüzlere karşı kullanılmak üzere Ezine dolaylarında toplu durumda bulunuyordu. 13 Kasım 1914’te karargâhı Çanakkale’den Gelibolu’ya alınmış olan 3’üncü Kolordu, kuruluşundaki 7’nci, 18’inci Tümenler ve bir kısım birlikleriyle Başkomutanlık emri gereği Koyun Limanı-Değirmenler çizgisinin kuzeydoğusundan Saroz Körfezindeki Karaçalı’ya kadar olan kıyı kesimini gözetleme ve koruma görevini sürdürüyordu.[14]

Düşmanları gibi Türkler de o zamanlarda askerî havacılığın potansiyelinin değerini ne tam olarak kavrayıp takdir etmişler, ne de bu potansiyeli anlamışlardı. Bununla birlikte, savaş gittikçe şiddetlenirken zayıf Türk Hava Ordusu’nun, Çanakkale’deki Müttefik bozgununa katkıda bulunan birçok görevin yerine getirilmesiyle kendisine güvenilen, dayanılan başarılı bir hava kuvvetine dönüştüğü görülecektir.[15]

Türk-Alman havacılık servislerinin birinci görevi keşifti. Çıkarmanın başında her iki taraf bombalama görevlerini gerçekleştirmiş, ancak bomba kapasitesinin sınırlı olması ve ilkel nişan alma yöntemleri nedeniyle çok az görev başarıyla tamamlanmıştır. İki tarafın uçakları arasındaki hava muhaberesi, çıkarmanın sonlarına kadar nispeten nadiren gerçekleşmiş ve uçaklardaki hasarların çoğu mekanik arıza ve pilot hatasından kaynaklanmıştır.[16] Destansı Çanakkale Savaşı süresince havacılığın her iki tarafta oynadığı rolün katkısını veya böyle bir katkının yokluğunu tam olarak kavramak için; bu savaşın dört belirgin evresi incelenmek zorundadır. Çünkü savaşın her evresiyle beraber uçakların oynadığı rol değişmiştir. Birinci evrede, 18 Mart’ta uçak destekli istila filotillası tarafından Çanakkale Boğazı geçitlerini zorlayıp aşmak üzere ana saldırı başlatılmadan önce; mayın arama tarama faaliyetleri yapılırken, Müttefik Kuvvetler Türk savunma hatlarını bombalamıştır.

İkinci evrede havadan gözetleme ile desteklenen Türkler, Müttefikleri 25 Nisan’da geri püskürterek, uygun çıkarma uçağının bulunmaması ve amfibi harekâta yönelik bir eğitim ya da yakın hava desteğinin olmayışı nedeniyle savaş dehşet verici kayıplara karşılık çok küçük kazanımların sağlanmasıyla sonuçlanmıştı. Üçüncü evrede, inatçı Türk direnişi ve iyileştirilmiş hava-yer desteği, Müttefikleri Ağustos’ta Suvla (Anafarta) Körfezi’ne sonraki çıkarmayı yapmaya zorlamıştır. Bu girişim 4000’den fazla askerîn ölümü ve cesur Türk savunması tarafından vurulup düşen birçok uçak pahasına, 1600 metrelik cephede sadece 350 metrenin ele geçirilmesi gibi bir felaketle sonuçlanmıştır. Dördüncü evrede, Müttefikler Çanakkale harekâtı’ndan vazgeçmeye karar vermişler ve bu karar savaşın son evresine, Aralık’ta Suvla (Anafarta) Körfezi’nden askerlerin ve müttefik uçakların çekilmesine yol açmıştır. On beş gün sonra güçlü bir hava kuvvetinin desteklediği Türk Ordusu, bu bölgedeki egemen güç olarak kabul edilerek, İlyas Burnu işgal güçlerince boşaltılmıştır.[17]

Eldeki tayyareler seferberlik planına göre dağıtılmaya başlandığında Pilot Üsteğmen Fazıl, 17 Ağustos 1914 günü 2’nci uçuş denemesinde Nieuport’la Nara’daki alana inmeyi başarmıştır. Fakat daha sonra bu uçaktan istenilen ölçüde yararlanılamamıştır. Üsteğmen Fazıl Bey, bütün olanakları zorlayarak 1914 Eylül ve Ekim ayı başında Bozcaada ve Limni bölgesinde yapmış olduğu hava keşiflerinde düşman donanması üzerine 150 m’ye kadar alçalarak çok önemli bilgiler toplamayı başarmıştır. Türkiye’nin tarafsızlığı sırasında müttefiklerle yaşanan gerilim arttığında, Türkiye’nin güvenilir bir hava keşif kabiliyetine ihtiyacı olduğu görülmüştür. Tek uçakla devamlı keşif yapma olanağı olmadığı için, 19 Ekim 1914’te üç ay önce pilotaj eğitimine başlamış olan Yüzbaşı Savmi bu kez iki kişilik Mahmut Şevket Paşa adındaki deniz uçağı ile boğazdaki tek uçaktan oluşan hava gücünü takviye için Çanakkale’ye gönderilmiştir. Çanakkale’ye yaklaştığı sırada motorda çıkan arıza nedeniyle Şarköy civarında denize zorunlu iniş yapmış, bir süre sonra gelen yardım neticesinde uçak kıyıya çekilmiş, daha sonra Yeşilköy’deki Hava Okuluna gönderilmiştir. 12 Ocak 1915’te Ramazan adlı vapur ile iki uçak İstanbul’dan Çanakkale’ye gelmiştir.[18] Bu son gelen uçaklardan “Ertuğrul” adını taşıyan (Bleriot XI-2) uçak, pilotu Teğmen Cemal ile Çanakkale Boğazı’nın ağzına kadar kısa uçuşlar yapabilmiş, ancak 18 Mart’taki büyük taarruz için Müttefik deniz güçlerinin toplandığı Gökçeada, Limni ve Bozcaada adalarına uçmak için Bleriot’un zayıf olduğu düşünülmüştür. Sonuç olarak, Müttefik Kuvvetlerin oluşum ve hareketleri hakkında hayatî bilgi, 18 Mart öncesinde Çanakkale Komutanlığına ulaşamamıştır. Ertuğrul 22 Mart’ta Çanakkale’den çekilerek İstanbul’a gönderilmiş ve hurdaya ayrılmıştır.[19]

Çanakkale Boğazı’nı tehdit için Limni adası Bölgesi’nde toplanmakta olan İngiliz ve Fransız donanmasından oluşan büyük armadayı havadan ilk keşif (5,10 Ekim-27 Ekim) başarısını gösteren Pilot Üsteğmen Fazıl olmuştur. Daha sonra Almanlarla birlikte yapılan hava keşifleri sayesinde dünyanın en büyük deniz gücüne sahip olan düşmanın denizden Çanakkale Boğazı’nı zorlayacağı anlaşılmıştır.[20]

Birinci Evre: Müttefiklerin Çanakkale Boğazına Saldırışı
Çanakkale Savaşı’na katılan Türk ve Müttefik hava güçlerinin inceleme noktası olarak olağanüstü önemi olan 18 Mart 1915 alınırsa, Müttefiklerin Türkiye’den çok ciddi biçimde sayıca üstün olduğu görülür.

Almanya’dan Mart 1915’de Yeşilköy’e 3 Albatros B.I ve 1 Rumpler B.I tipi uçak gelmiştir. Hava keşif raporlarına olan özel ihtiyaç sebebiyle bir uçak, Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığına gönderilmiştir. Rumpler B.I olan Alman seri numarası 993/14 (Türk Askerî Seri K.1) olan bu uçak, 17 Mart gecesi Çanakkale’den 3 km uzakta inşa edilen havaalanına ulaşmış, Müstahkem Mevki Komutanı, bu uçağı 18 Mart sabahı Bozcaada’daki Müttefik Deniz Kuvvetlerine keşif için göndermiştir. Rumpler tipi uçağı Üsteğmen Serno kullanmış, rasıt olarak yanında Deniz Yüzbaşı Schneider bulunmuştur. Yapılan keşif neticesinde hazırlanan rapor, Müstahkem Mevki Komutanlığının harekâta hazırlanmasını sağlamıştı.

Alman resmî uçuş raporuna göre; Bozcaada’nın liman girişinde harekete hazır Queen Elizabeth ve Inflexible savaş gemisi dâhil olmak üzere toplam on dört savaş gemisi, iki-dört küçük kruvazör, iki tamir gemisi, iki hastane gemisi, mayın taramak için on balıkçı teknesi ve birkaç destroyer ve denizaltı vardı.[21] Serno ve Schneider’in gördüğü, büyük saldırıyı yapmak ve Çanakkale Boğazı’ndan aşıp geçmek üzere bekleyen Anglo-Fransız filosuydu. Alman subaylar, gözlemlerinin önemini anlamış ve Çanakkale’ye geri uçarak, iner inmez atlara atlayıp Boğaz Komutanı Amiral Usedom’un karargâhına gelip, rapor vermişlerdir. Bir anda, Türk Ordusu’nun trampet ve borazanlarının işaretiyle Çanakkale Boğazı’nın savunma istihkâmlarına alarm verilmiştir.[22]

Bu sırada Teğmen Pilot Cemal de Ertuğrul’a (Bleriot) binerek Boğaz önüne doğru yaklaşan filoyu görüp, taarruzu teyit etmiştir.

Taarruz başlamadan önce deniz keşfi yapan düşman tayyareleri mayınları göremeyerek temiz raporu vermişlerdir. O zamanlarda 8 m derinliğe dökülen mayınların 1000 m irtifadan görüleceğine inanılmıştı. Halbuki uçaklar, deniz yüzeyine pek yakın olanları seçebilmekteydiler. Denizin hafif çırpıntılı oluşu da, mayınların görülmesini önlemiştir.[23]

Şubat 1915’ten itibaren Çanakkale Boğazı’nın dış tabyalarını dövmeye başlayan İngiliz ve Fransız gemilerinden oluşan büyük armadanın ana saldırısı, 18 Mart 1915’te başlamıştır. Çanakkale Muhaberelerinin bu en bilinen bölümünde, Nusret mayın gemisinin döşediği ve müttefik mayın tarama gemilerinin fark edemediği mayınlar, önemli rol oynamıştır. Müttefik armadanın Bouvet, Irresistebible ve Ocean adlı gemileri batmış, Gaulois, Suffren ve Inflexible ise ağır yara almıştır.[24]

Yatık mermi yoluna sahip müttefik deniz topçularının, karadaki siperlerde ve sütre gerisinde mevzilenmiş olan Türk topçuları ve askerleri üzerindeki etkisi az olmuştu. Ayrıca yapılan atışların isabetini ve de etkisini gözetlemek zordu. Buna karşılık üst açı grubu ile atış yapabilen Türk topçularının attığı mermiler denizdeki gemilerin daha zayıf olan güvertedeki zırhlarında önemli hasarlar yaratmıştı. Müttefik topçuları, Türk topçularının menzili dışındaki gemilerden karaya yapılan atışları mesafe ve istikamet olarak gözetleme imkânına kavuştuktan sonra daha etkili olmuştu.[25]

Saat 16.00’da, Cemal ve Rasıt Osman Tayyar, Bleriot’a (Ertuğrul) binerek Boğaz dışına bir keşif yapmıştır. Akşam üzeri Seidler ve Deniz Yüzbaşı Hüseyin Sedat Rumpler ile ikinci bir keşif uçuşu yapmıştır. 80 km kadar batı yönünde uçarak Limni’yi keşfetmişler, bu keşifler sırasında düşmanın kesin geri çekildiği anlaşılmıştır. Müteakip günlerde yağmur ve fırtına hava keşiflerine engel olmuştur. 22 Mart’ta topçumuz bir İngiliz deniz tayyaresini Saroz Körfezi’ne düşürmüştür. Müttefik Hava Kuvvetlerinin başarısızlığı nedeniyle 3500 tonluk Manica isimli bir sabit balon gemisi, İngiltere’den hareket ederek 22 Mart’ta Çanakkale’ye gelmiştir. 26 Mart’ta Serno ve Schneider yeni bir keşif uçuşu yapmış ve akşam üzeri Schneider ile Hüseyin Sedat keşfi tekrarlamış, Limni’ye kadar uçmuşlardır. Verdikleri rapordan yeni bir donanma taarruzunun söz konusu olmayacağı anlaşılmıştır. Aynı gün sonu İstanbul’a dönmüştür. İki Albatros B1 bu sırada Çanakkale’ye gelmiştir.[26] Gelibolu’da İngiliz hava varlığını sağlayan birlik, Mart sonunda Filo Komutanı Charles Samson komutasında Bozcaada’ya gelmiş olan Kraliyet Deniz Hava Servisi’nin (RNAS) 3’üncü filosu olmuştur. Gelibolu Seferi’nin ilk günlerinde bunlar keşif görevinde bulunmuş, uygun olan zamanlarda da bombalar atmışlardır. Deniz seferi ve çıkarmalar sırasında hedef saptama ve uzun menzilli top atışlarını tanzim görevini üstlenmişlerdir.[27]

İkinci Evre: Gelibolu Çıkarması Süresince Havacılık Faaliyetleri
25 Nisan 1915’te Fransız ve İngiliz kuvvetleri Gelibolu Yarımadası’na çıkartma yaptıklarında, savaş bir deniz harekâtı olmaktan çıkmış ve kara harekâtına dönüşmüştür. Fransız kuvvetlerine eşlik etmek için sekiz uçaklık ek bir filo olan Escadrille M.F 98T Bozcaada’da boşaltılmıştır.

Gelibolu Savaşı’nın başlangıcında Müttefikler keşif faaliyetleri içinde yeni bir savaş silahını kullanmışlardır. Hava koşulları izin verdiği sürece her gün, Bozcaada’da konuşlanmış eldeki tüm uçaklar, genellikle günde iki veya üç kez uçuşa çıkıyordu. Bu, açık denizde 17,5 milden fazla tehlikeli bir uçuşu kapsıyordu. Görevleri Türk mevzilerinin yerini belirlemek, harita koordinatlarını düzeltmek ve fotoğraf çekmekti. Fotoğraf çekme işi, modifiye edilmiş bir Alman Goertz katlamalı fotoğraf makinesi kullanan Teğmen Pilot C.H.Butler tarafından yapılmıştı. Kara uçakları Bozcaada’dan harekât yapmaya devam ederken, HMS Ark Royal, deniz uçaklarını İzmir ve Enez yöresinde uzun menzilli keşif görevlerinde bulunmak üzere kullanıyordu.[28] İngiliz uçak gemisi Ark Royal, 01 Şubat’ta Ege’ye altı deniz uçağı beraberinde açılmıştı.

Ayrıca dört kara uçağı (Sopwith Tabloid)da taşıyordu. Gemi 17 Şubat’ta İngiliz-Fransız Filosunun ana üssü olan Limni yakınlarındaki Bozcaada adasına ulaşmıştı. Limni, Bozcaada ve diğer adalar Türklere ait idi. Ancak Birinci Balkan Savaşı sonunda Yunanlılar tarafından işgal edilmişti. Bu adaların hâkimiyeti konusunda Yunanistan ile Osmanlı Devleti arasında tartışmalar devam ediyordu. Yunan Başbakanı Venizelos, bu adaları bir oldu bitti ile Müttefik donanmasına tahsis ederek adalar üzerinde hâkimiyetini sağlamıştı.[29]

Bununla beraber, Alman U-botlarının (denizaltı) varışı, yavaş hareket eden ve kolayca zarar görebilen HMS Ark Royal’i açık denize çıkmak üzere ayrılmaya zorlamış, 12 Haziran’da HMS Ark Royal Mondros Limanı’na, sonra da Selanik’e uçak gemisi olmak üzere gönderilmişti. Yerine daha yeni, daha hızlı ve aralarından özel iki tanesi torpido fırlatabilen beş deniz uçağıyla donatılmış HMS Ben-my-Chree geçmişti. Bu dönem boyunca Kraliyet Donanması, Türk mevzilerini bombalamayı sürdürmüştü. Henüz deneme aşamasında olan havadan topçu mevzilerini tespit etme tekniği de kullanmaya başlanmıştı.

Havacıların yer tespitini başarılı olarak yapmaları için, her turun sonunu kaydetmek üzere temel bir telsiz kodu kullanıyordu. Fakat hava hizmetlerinde eğitimli gözetleyicilerin sayısı az olduğundan, Kraliyet donanması telgrafçı olarak görev yapan gönüllüleri göndermek zorunda kalmıştı. Bu uçakların harita noktalaması, gözetleme, fotoğraf çekme ve filo için mayınların yerini saptama görevleri gibi başka görevlerle de aşırı yüklenmiş olması yüzünden, topçu birliklerinin yerini saptamanın temel sorumluluğu; HMS Manica balon gemisi tarafından yerine getirilmiştir. Balonun gerçekleştirdiği görevler öncelikle HMS Baccante’nin topları için hedef saptamaktı. HMS Manica’nın balonları ve sonra da HMS Hector’a ait balonların işi; bütün gün, bölgedeki hava şartlarını hiç dikkate almaksızın, yukarıda kalabilerek paha biçilmez bir görevi yerine getirmekti. Savaş filosu tarafından onlara çok değer veriliyordu ve denizdeki nakliye gemilerinin üzerinde, havada yüzen tanıdık bir manzara olarak savaşın sonuna kadar kalmışlardır.

Gelibolu’da, havadan fotoğrafçılığın ve denizden topçu birliklerinin yerinin saptanmasının ilk kez gerçekleştirilmesinden başka, bir diğer deneme daha olmuştur. Deniz uçakları, yer belirleme ve gözlem amacıyla açık güverteye iplerle sıkıca bağlanarak buharlı vinçle denize indirilmişti. Ne var ki, sistem başarısızlığa uğramıştı. Çünkü uçaklar gemideyken geminin toplarının yarattığı şok ve titremeler, uçakların gövdelerinde ve dış kaplamasında çatlaklara sebep olmuştu. Bir keresinde, HMS Dories’teki toplardan birinin ağzından çıkan alev, uçakları ateşe vermişti. Bu deneme askıya alınmış ve kalan uçaklar Mondros’a gönderilmişti.

Kullanılan uçakların birçok farklı tipte olması nedeniyle, bakım işi en büyük problemdi. Çelikten yapılma gövdesi yüzünden teneke gıcırtıları çıkartan hantal Brequet yavaştı, 1913 yılının standartlarına göre bile uçması zordu. Onun kullanışlılıktan yoksun olması, diğer uçakları çok daha fazla uçmaya zorlamış ve ideal şartlarda bakım-onarım faaliyeti için tanınan yaklaşık 10 saatlik süre bakım için yetersiz kalmıştı. Sınırlı sayıdaki yedek parçalar ve aynı tipten olsa bile motorların değiştirilebilir parçalarının yokluğu, hava kuvvetini zor duruma sokuyordu. Ayrıca savaş öncesinin meşhur Sopwith Tabloid’i gibi bazı uçakların, ileri ve aşağı doğru görüş gücünün zayıf olması yüzünden keşif görevi için kullanışsız olduğu da ortaya çıkmıştı. Tabloid, savaş alanına başlangıçta kanatlarına Lewis makineli tüfekler yerleştirilmiş olarak gelmişti.

Bununla birlikte savaşın başlarında Türk ve Almanların uçağının olmaması, Tabloid’i gereksiz hâle getirmiş, uçakları orada tutmak hiçbir kazanç sağlamadığından Mondros’a geri dönmüşlerdi. Kısa bir süre sonra Türk Hava Kuvveti ortaya çıkmış ve ciddi biçimde tehdit edilmeksizin bölgede aktif olarak göreve devam etmiştir. Buna ek olarak, Müttefik hava gücünün temelini oluşturan Maurice-Farman uçaklarının motarları aşırı yorgundu ve birçok uçak, yukarıda iki mürettebat ve teçhizatı taşıyacak yeterli gücü bile üretemiyordu. Bu yüzden, Türk tarafının ateşi üzerinden alçak hızla uçmak ve dönüşünü filoya, daha sonra da kara birliklerine bildirmek üzere aklına kaydetmek zorunda kalan yalnızca tek bir pilot ile uçabiliyordu. Bu, havacıların üzerinde psikolojik olduğu kadar fiziksel bir baskı da yaratıyordu. 75 beygir gücündeki Farmanların motorlarında aşırı metal yorgunluğu da keşfedilmişti.[30]

Türk tarafına gelince; Türk ve Alman gözlemciyle beraber birkaç uçakla da güçlendirilen 1’inci Tayyare Bölüğü, açık adalar üzerindeki İngiliz ve Fransız kuvvetlerine keşif ve bombalama görevlerine çıkmaya devam etti. Bombalar elle atıldı. Uçakların mühimmatı çok azdı. Arka kokpitte silahlarla donatılacak ilk uçaklar ancak 1915 Ağustos civarında gelmiştir. Çanakkale’de üslenen bu birliğin ortalama dört uçağı mevcuttu.[31]

25 Nisan 1915 tarihinde Gelibolu yarımadasının ucundaki Helles Burnu ve Suvla Koyuna müttefiklerin çıkması, yeni hava keşif çalışmalarını gerektirmişti. General Ian Hamilton’un kumandasındaki İngiliz-Fransız kuvvetlerini karşılayacak Türk Ordusu; Saroz Körfezi’nden Beşike Limanı’na kadar mevzilenmiş 5’inci, 7’nci, 19’uncu, 9’uncu, 3’üncü, 11’inci Tümenlerle, Gelibolu ve Çanakkale Jandarma Taburlarından kurulu idi. Ordu çıkarmayı bekliyor, fakat nereye çıkacakları bilinmiyordu.[32]

Mustafa Kemal, bölgeyi yakından tanıdığı için, bunun iki belli başlı noktadan yapılacağına inanmıştı. Birincisi, yarım adanın güney ucundaki Helles Burnu (Seddülbahir) ki düşman burada deniz topçusuyla iki yandaki kıyıyı kontrol edebilir, ikincisi de batı kıyısındaki Kaba Tepe ki boğazın doğu kıyısına en kolay buradan inebilirdi. Ancak Liman Von Sanders’in tahminleri bambaşkaydı. Onun düşüncesinde çıkarma, iki noktadan yapılabilirdi. Biri, Çanakkale Boğazı’nın Asya kıyıları ki elindeki tümenlerin ikisini bu düşünceyle Truva dolaylarına göndermiş; biri de kuzeydeki dar Bolayır Geçidi ki buraya da iki tümen ayırmıştı. Elinde kalan iki tümenden birini, Helles Burnuna yollamış, doğrudan doğruya kendi denetiminde olan fakat gerçekte Mustafa Kemal’in komutasında bulunan 19’uncu Tümeni, yedek kuvvet olarak Maydos yakınlarında bırakmıştı. Bu tümen, saldırının geleceği yöne göre kuzeye, güneye ya da batıya gönderilmek üzere hazır tutulacaktı. Mustafa Kemal kendisine verilen görevden memnun kaldı ve karargâh olarak Boğazı’n kuzeyine düşen ve her iki kıyıya da yakın olan Boğalı köyünü seçmişti. Buraya yerleşerek çıkarmayı beklemeye ve tepelerin savunması için hazırlanmaya başladı.

25 Nisan sabahı, düşman kuvvetleri, Mustafa Kemal’in önceden tahmin etmiş olduğu gibi İngilizler Helles Burnu’ndan, Avustralyalılarla Yeni Zelandalılar da Kaba Tepe kuzeyinden çıkarma yapmaya başlamışlardı. Aynı zamanda iki oyalama manevrasına da girişilmiş, Fransızlar Asya yakınına baskın yaparken, Kraliyet Bahriye Tümeni de Bolayır’da bir gösteri taarruzunda bulunmuştu. Von Sanders, bu ikinci gösteri taarruzuna kanmış, İtilaf Devletleri Kuvvetlerinin yarımadayı en dar yerinden keserek ordusunu çevirmek istediklerini zannetmişti. Bu yüzden tümenlerden birini kuzeye Bolayır’a göndermişti. Kendisi de maiyetiyle birlikte oraya gimiştti. Böylelikle kuvvetlerini asıl savaş yerinden uzaklaştırmıştı. Sonradan Kolordu Komutanı olacak Esat Paşa’yı güneyden gelebilecek saldırıyı karşılamaya gönderdiyse de, takviyesiz bırakmıştı.[33]

Çıkarma hareketleri sabah erkenden şiddetli deniz bombardımanı ile başladığında; Pilot Garber ve Yüzbaşı Hüseyin Sedat keşif uçuşuna çıkmışlar ve Saroz Körfezi’nden Anadolu sahiline kadar üç saatlik bir keşif uçuşu yapmışlardı. 45 nakliye gemisi tespit edilmiş, bunlara bir-iki bomba atılmıştı. Harp gemilerinin ayrıldığı ve Saroz’a karşı bir çıkarma provasının yapıldığı tespit edilmişti. Bu çok önemli keşfin sonucu Tayyare Bölüğü Mevkii müstahkeme bağlı olduğundan vaktinde 5’inci Orduya ulaştırılamadı. Tayyareler arızalı olduğundan başka uçuş yapılamamış, ancak 27, 28 ve 29 Nisan’da yapılan keşifler neticesinde, düşmanın asli kuvvetlerinin Seddülbahir ve Arıburnu’na çıktığı tespit edilmiş, Beşike Limanı, Kumkale ve Bolayır’a gösteri mahiyetinde çıkarmalar yapıldığı anlaşılmıştır.[34]

Ateş hattında uçaktan elle atılan bombalar hiç etkili değildi ve sınırlı sayıda uçak ve mühimmat düşmana pek zarar vermiyordu. Örneğin Helles (İlyas) Burnu plajı açıklarında ateş destek ve keşif görevini yerine getiren İngiliz zırhlısı Euryalus’ta bulunan bir gözetleyici 30 Nisan’da bir uçağın savaş gemisinin üstünden uçtuğunu ve denize düşüp patlayan bombalar attığını belirtmişti. Hava bombardımanıyla hiçbir müttefik savaş gemisine zarar verilememiştir. Fakat müttefik güçlerin konum, güç, hareket, silah pozisyonları ve depo yerleriyle ilgili olarak uçakların verdiği bilgi, Türklere bombardıman sonuçlarından daha fazla yarar sağlamıştır.

Mustafa Kemal, 25 Nisan sabahı deniz toplarının sesleriyle uyandığı zaman, kendini savaşın tam siklet merkezinde buldu. Keşif için Kocaçimen Tepe’ye doğru bir Süvari Bölüğü göndermiş, Conkbayırı’na doğru büyük çapta bir düşman saldırısının karşısında olduklarını, Sarıbayır sırtlarının ve özellikle Conkbayırı tepelerinin bütün Türk savunmasının kilit noktasını teşkil ettiğini anlamıştı. Tek bir taburun savunma için yeterli olmayacağını, bir tümenin gerekli olduğunu düşünerek sorumluluğu üzerine almış, Tümen Komutanlığı yetkisini aşan bir emir vermiş, 57’nci Alayı bir dağ bataryasıyla birlikte Kocaçimen Tepeye göndermişti. Mustafa Kemal asıl taarruz karşısında bulunduklarını sezinleyerek Von Sanders’in ihtiyatının büyük kısmını savaşa sokmuştu ve kararında yanılmamıştı.

Avustralyalılarla Yeni Zelandalılar ise kendilerinin tasarlamış olduğu ve Türklerin de beklediği gibi Kaba Tepe’ye değil 1,5 km kadar kuzeyde daha sarp bir yerden Arıburnu’na çıkabilmişlerdi. Burası sonradan Anzak Koyu olarak adlandırılacaktır. Mustafa Kemal Anzak ilerleyişini izleyebilmek için Conkbayır’ına doğru yanındaki birkaç kişiyle ilerlerken geri çekilen bir bölük askerle karşılaşmıştı. Bu düşman çıkarmasını gözetlemek için gönderilmiş ileri karakol birliği idi ve üç saattir düşmana karşı koyan tek kuvvetti. Mustafa Kemal, düşmana dinlensin diye geride bıraktığı askerlerinden daha yakındı. Geri çekilen askerlere “Düşmandan kaçılmaz.” dedi. Erler “Cephanemiz kalmadı.” diye itiraz edince “Süngüleriniz var ya…” diyerek süngü takıp yere yatmalarını emretti. Kendisinin de anlattığı gibi, “Bizimkiler yere yatınca düşman da yere yattı, böylece bir anlık bir zaman kazanmış olduk. Bu bir anlık zamanda Anzakların geçirdiği duraksama, belki de yarımadanın kaderini tayin etti. Yaklaşan 57’nci Alay’la savaşa girişmişlerdi”. “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum… Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimizi başka kuvvetler ve başka kumandanlar alabilir.” emrinin verildiği çarpışmanın sonunda 57’nci Alay’ın hemen hemen bütün personeli şehit olmuştu. Düşman tüfeklerinin açtığı ateş perdesi arkasından durmadan hücum ederek, Türk ordusunun tarihinde ölümsüzlüğe erişmişlerdir. Öğleden sonra Anzak’lar yorulmaya başlamış, gece yarısına doğru İngiliz Başkomutanı Sir Ian Hamilton, Anzak Komutanı General Birdwood’dan gelen mesajı almıştır. Komutan yenilgiyi kabul ediyor, hemen tahliyeye girişilmesini öneriyordu. Hamilton ise, her ne pahasına olursa olsun dayanmalarını söylemişti. İşte o ölüm kalım gününde Türk kuvvetlerinin başında Mustafa Kemal’in bulunması, zaferin elde edilmesini sağlamıştı. Harekâtı Quen Elizebeth gemisinden izleyen Hamilton, sonradan Gelibolu hatıralarında şunları yazacaktı.

“İndirdiğimiz onca vahşi darbeye rağmen, gebe dağlar hâlâ Türk doğurmaktaydı. Yer yer ilerleyen çizgiler; yeşil çimenlerin üzerinde kımıldayan noktalar; Sarıbayır sırtında, yara izine benzeyen geniş bir kırmızı toprak üzerinde birbirini izleyen noktalar-işte yeni bir nokta dizisi… ve yine bir tane daha… Yaklaşıyor, gözden kayboluyor, yine ortaya çıkıyorlar… Mevzimizin en yüksek ve en orta yerine, birbirini kovalayan dalgalar hâlinde yükleniyorlar. Büyük topların gümbürtüsünün yanı sıra, makinelilerin ve tüfeklerin takırdısı duyuluyor, gök gürültüleri arasında bir limonluğun damına inen dolunun çıkardığı sesler gibi… sonra ateş hafifledi. Saldırı püskürtülmüştü. Bizimkiler oldukları yerde tutunabilmişlerdi. Yeşil çimenliklerin üzerinden geriye az, çok az nokta döndü. Ötekiler karanlıklar alemine göçmüşlerdi.” [35]

Yoğun çatışmaların ardından Türk Ordusu Haziran sonunda müttefiklerin yarımadadaki ilerleyişlerini durdurmuştu. Haziran sonu Temmuz başında 1’inci Tayyare Bölüğü, Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığının emrinden 5’inci Orduya transfer edilmişti. Bölük, Galata’ya taşınan havaalanından, düşman elinde olan açıktaki adalara keşif yapmaya devam etmiştir.[36]

5 Temmuz’da Almanya’dan gelen iki Gotha Deniz Tayyaresi ve Alman Deniz Tayyarelerinden kurulu küçük bir deniz birliği, Müstahkem Mevki Komutanlığı emrine verilmişti. İsmi “Alman Donanması Özel Müfrezesi Deniz Tayyare Grubu olan bu grup 05 ve 06 Temmuz’da keşiflere başlamıştır. 13 Temmuz’da dört yeni tayyare 1’inci Bölüğü takviye etmiştir. 1’inci Tayyare Bölüğünün ilk komutanı Alman Teğmen Ludwig Preussner idi. Sonra Yüzbaşı Tahsin komutan olmuştur.[37]

Üçüncü Evre : Suvla (Anafarta) Körfezinin işgali
Anafarta Muharebeleri yeni kuvvetler getiren düşman Conkbayırı-Kocaçimen hattına saldırıp buraları aldıktan sonra, Kabatepe-Maydos hattına ilerleyerek Türk ordusunun İstanbul’la bağını kesmek, geri kalan kuvvetlerle de Anafartalar’a çıkarak burasını hareket üssü yapmak istemiştir. 6/7 Ağustos gecesi Arıburnu kuzeyinde ve Anafartalar’da yeni bir çıkarma başlamıştı.[38]

Müttefiklerin 6/7 Ağustos’taki işgaline eşlik etmek üzere başka bir uçak gücü daha 2 nu.lı RNAS filosuna katılmıştı. Uçaklar içinde dört Bristol, altı Caudron, altı BE 2C, altı adet Morane Parasolü bulunuyordu. Uçak sayısındaki bu artışla müttefikler toplam 48 uçaktan oluşan bir hava gücü toplamayı başarmıştı. Buna karşılık Çanakkale’de konuşlanmış olan 1’inci Tayyare Bölüğünün gücü, güvenirliliği bölgedeki şartlar nedeniyle büyük ölçüde azalmış olan yalnızca sekiz tane hizmet verebilir uçaktan oluşuyordu. Türk hava birliklerinin karşılaştığı temel sorun, uçakların dağıtımı ve teslim edilmesiydi. Bomba yapma ve el aletlerini temin etme sorununu Bakırköy’de bir depo kurarak ve İstanbul’daki zanaatkârları kullanarak çözmüşlerdi. Zanaatkârlar demircilikte oldukça hünerliydi. Her ne kadar gerçek bir uçağı inşa etmek ve eldeki imkânların çok çok ötesindeyse de, bu santkârların bazıları pervane ve jig yapmak için görevlendirilmişti.

Müttefiklerin istila kuvveti ile başa çıkarken, Türklerin kullanmak zorunda olduğu 1’inci Bölük, Ağustos muharebelerinde 5’inci Orduyu insan takatinin üstünde desteklemiştir.[39]

Türk Hava Kuvvetlerinin başında bulunan Serno, Alman karargâhı ile tayyarelerin sevk ve idaresini planlıyordu. Tayyarelerin demiryolu ile nakledilmesi planlanmıştı. Avusturya, Macaristan, Romanya sınırının kesiştiği yerdeki Mehadya kasabasının güneyinde Herkülesbad-Czernohavitz’de küçük bir askerî meydan bulunuyordu. Tayyareler buraya getirilecek, oradan Bulgaristan’da Lom Polanka’ya uçurulacak ve oradan gizlice sandıklanarak İstanbul’a gönderilecekti. Ya da hudut İstasyonu Orşova’dan trene bindirilecek, menşei Yunanistan gibi gösterilip Romanya sınırından Bulgaristan’a getirilip doğruca Türkiye’ye sevk edilecekti. Ekim başında Bulgarlar da harbe girdiğinden Kasım’da yollar açıldı. Orşova’dan doğrudan nakliyat başladı, ayrıca Rusçuk’a kadar nehirden, sonra trenle nakliyat da yapılabiliyordu. Bundan sonra nakliye problemi kalkmıştır.

Deniz Tayyarelerine bakıldığında; Almanlar Haziran’da beş küçük deniz tayyaresini (Gotha WD 1 tipi) Türkiye’ye tertiplemişlerdi. Bunlardan üçü flotörlerinin altına tekerlek takılmak suretiyle amfibi hâline getirilmiş ve Makedonya’dan Lom-Palanka’ya uçup orada sökülerek Haziran’da Türkiye’ye getirilmişti. Bunlar silahsız tayyarelerdi. Geri kalan ikisi de Eylül’de Türkiye’ye gelmişti. Ekim’de Almanya’daki Türk deniz tayyarecileri, Savmi’nin idaresinde üç yeni Gotha WD 2 tayyaresini aynı tarzda getirmişlerdir. Bu suretle yıl sonuna kadar sekiz yeni deniz tayyaresine sahip olunmuştu.[40]

Gelibolu yarımadasında kurulan üç cephe şunlardı: Boğazın ağzında, Rumeli yakasında, güney burnunda ve Seddülbahir istihkâmı çöküntüleri ile Tekeburnu arasında, derinliği ancak 5 mil olan 3,5 mil uzunluğunda birinci cephe; merkezde, Süngü Burnu’ndan Conkbayırı’na kadar 5 mil ve Conkbayırı’ndan Azmakdere’ye 3,5 millik bir açı teşkil eden Arıburnu Cephesi ve bir de Azmakdere’nin üstünde, nihayet üç millik Anafartalar Cephesi. İşte yüz binler bu daracık çizgiler üstünde boğuşmaktaydı.

8/9 Ağustos akşamı Ordu Karargâhından gelen bir emirle Mustafa Kemal, Anafartalar Cephe Grubu Komutanlığına tayin edilmiştir. Ertesi sabah gün doğarken, derhâl taarruza geçilecektir. 10 Ağustos’ta Mustafa Kemal, Çanakkale Harbi’nin en büyük, en kanlı taarruzunu yönetecektir.

Avustralyalı Alan Moorenhead’in 1956’da yayımladığı Gallipoli isimli kitabında,”…..O genç ve dahi Türk Şefi’nin (M.Kemal’in) o esnada orada bulunması, müttefikler bakımından, talihin en acı darbelerinden biridir.” diye yazmıştır.[41]

1’inci Tayyare Bölüğü, Çanakkale çatışmasının geri kalan kısmında da 5’inci Orduya hava desteği sağlamıştır. Uçucu personeli Alman ve Türk pilot ve rasıtlarından (gözetlemeci) oluşuyordu ve en az bir deniz rasıt bulunuyordu. Bu süre içinde bazı personel, birlik ve Yeşilköy Hava Okulu arasında gidip gelmiştir. Yazılı keşif raporlarıyla sağlanan bilginin niteliği, sonbaharda gelen fotoğraf makinelerinden çekilen mükemmel fotoğraflarla iyileştirilmişti.

18 Eylül’de deniz tayyareleri Marmara’yı gözlemlemiş, kara tayyareleri Midilli’ye keşif uçuşları yapmışlardır. Eylül ayında Bölük Komutanı olan Yüzbaşı Körner, yaptığı bir kara keşfinde, Gelibolu’daki kuvvetlerde bir azalma görüldüğünü rapor etmişti. 27 Eylül’de ise Teğmen Pressner ve Kettembeil ilk defa bir düşman tayyaresini hava muharebesinde düşürmüşlerdir.

Aktif hava hizmetinin yoğun olması, operasyonel uçakların sayısını azaltmıştır. Bu nedenle 1’inci Tayyare Bölüğü, Eylül-Ekim aylarında ellerinde kalan Rumpler B-I’lerini görevden çekmiş, ve Yeşilköy’den dört Albatros CI almıştır. Daha yaşlı olan iki Albatros BI tipi uçak, Kasım ayında gelmiştir.

30 Kasım’da Üsteğmen Ali Rıza ve Rasıtı Orhan, AK-1 Albatros tayyaresiyle uçuş yaparlarken Kabatepe üzerinde rastladıkları bir Fransız tayyaresiyle harbe tutuşmuş, bir kurşun Fransızın benzin deposunu deldiğinden tayyare yanarak İntepe-Helles arasına düşmüştür.

Bu sırada Almanya’nın Doğu Cephesi’ndeki parlak zaferlerinden cesaretlenen Bulgaristan, merkezi güçlere katılmak üzere 6 Eylül 1915’de gizli bir anlaşma imzalamıştır. Nihayet uzunca bir süreden sonra, kara ve deniz uçakları da dâhil olmak üzere Osmanlı İmparatorluğu’na malzeme akışı mümkün olabilmiş, bu savaş malzemelerinin Çanakkale Boğazı’ndaki Türk ve Alman kuvvetlerine gideceği belli olurken, müttefikler de bunların Sırbistan üzerinden gönderilmesinin çok zaman alacağını düşünüyordu. Ne var ki bir ay sonra Sırbistan’a yapılan Avusturya-Alman ve Bulgar birleşik güçlerinin saldırısı, müttefikleri Selanik’e hareket etmeye zorlamış ve Makedonya’da ikinci bir cephe açılmıştı.

Bu gelişme, Gelibolu’daki müttefik hava kuvveti üzerinde olumsuz bir etki yaratmıştı. Bulgar sınırlarının açılmasıyla Türk hava gücü toparlanmış, Eylül 1915 sonlarında Çanakkale Boğazı’nın güney kıyıları üzerinde yeni bir deniz uçağı istasyonu kurulmuştur. Orada, makineli tüfekle silahlanmış beş tane Gotha WD-2 deniz uçağı, Gökçeada ve Bozcaada’daki düşman hava üslerine ve kamplara geceleri bombardıman uçuşları düzenlemiştir. Makineli tüfekler, gücü zayıf olan uçaklar için fazla ağır olduğunu kanıtlamış ve çıkarılmıştı. Bu uçaklarla toplam olarak 150 uçuş yapılmış ve 200 bomba atılmıştır.[42]

Dördüncü Evre : Müttefiklerin Gidişi / Çanakkale Savaşı’nda Türk Zaferi 10 Ağustos Conkbayırı Savaşı
Çıkarma kuvvetlerinin Gelibolu yarımadasında, kara muharebelerinde de artık şansları kalmadığını açığa koymuştu. Nitekim, Büyük Britanya ve onun emrinde çarpışan Avustralya, Yeni Zelanda ve Hindistan askerlerinden hiçbir grup, 10 Ağustos’ta terk ettikleri tepeleri bir daha aşamamışlardı. O günden sonra da hiçbir düşman askerî; Conkbayırı hattı, Besimtepe, Kocaçimen üstünden Çanakkale Boğazı sularını seyredememişti. Gerçi düşman çaresizlik içinde gene de bazı talihsiz denemeler yapmıştır. Müttefikler büyük takviyeler aldıktan sonra 13 Ağustos’ta bu sefer Anafartalar Cephesinde, İkinci Anafartalar Muharebesi’ni vermiş, fakat bütün saldırılar püskürtülmüştür.

15-17 Ağustos’ta Anafartalar Cephesi’nde, Kanlıtepe, Aslanlıtepe ve Kireçtepe’yi üçüncü Anafartalar Muharebesini de kaybetmişler, 21-22 Ağustos’taki son Anafartalar Muharebesine ise, tam altı tümen sürmüşlerdi. Ama bu saldırılarda başarısızlıkla sonuçlanmış ve nihayet düşman bütün taarruzlarını durdurmuştur.[43]

Çanakkale’de savaş artık siperlere saplanmıştı. Mustafa Kemal düşmanın çekileceğinden şüphe etmediği için bir saldırı ile hepsini denize dökmeyi teklif etmişse de üst komutanlara bunu kabul ettirememiş, kendisine “boşuna harcayacak kuvvetimiz hatta bir erimiz yoktur.” cevabını vermişlerdi. Büyük bir fırsatın kaçırılmakta olduğunu gören Mustafa Kemal, 10 Aralık 1915’te görevinden istifa ettiğini bildirmiştir. Mustafa Kemal’e saygı gösteren Liman Von Sanders istifayı hava değişimine çevirmiş, Mustafa Kemal de İstanbul’a geldikten sonra düşmanın Çanakkale’yi zararsızca boşalttığını öğrenmiştir (19 Aralık 1915). [44]

Müttefik hava birliklerinin geri çekilmesinin ilk adımı, HMS Ark Royal’in ve onun birkaç deniz uçağının bölgeyi terk ederek Selanik’e gitmesi olmuştur. Daha sonra, RNAS Suvla Körfezi bölgesinden ayrılıp Bulgaristan Trakya’sındaki Yunanlılara yardım etmek ve Bulgar muharebe hatlarına havadan saldırılar düzenlemek üzere harekete geçmek zorunda kalmıştır.

26 Ekim’de Avusturya-Alman kuvvetleri Bulgarlarla birleşerek Sırbistan’ı ikiye bölmüşler, böylece Sırbistan’ı savaş dışı bırakıp Berlin’den Bağdat’a uzanan “Orient Hattı”nı açmışlardır. Bu zaman zarfında müttefiklerin Suvla Körfezi’ndeki başarısızlığı nedeniyle yönetimdekilerin üzerindeki politik baskılar, Çanakkale macerasından vazgeçmeye doğru bir eğilim doğurmuştur. 14 Kasım’da Lord Kitcher durumu araştırmak üzere, Gelibolu’yu ziyaret etmiştir.

Bir aydan daha kısa bir süre sonra, geri çekilmek üzere ortak bir Fransız-İngiliz anlaşması yapılmıştır. 12 Aralık’ta Suvla (Anafarta) Körfezi’ni boşaltma işlemi başlamış ve ayın sonuna kadar devam etmiştir. Dokuz gün sonra 3 nu.lı RNAS filosuna İngiltere’ye geri dönme emri verilmiştir. Müttefiklerin boşaltma işlemlerinin bir sonraki adımı, Helles (İlyas) ve Gelibolu yarımadasının ucundan birliklerin geri çekilmesi olmuştur. Balon gemileriyle birlikte 2 nu.lı R.N.A.S filosunun bölgeden çekilmesine göz yumulmasına rağmen, Hector ve Canning hala faal durumda kalarak Türk Hava Kuvvetlerinin körfezde kalmasına neden olmuştur. 10 Ocak 1916 akşamı müttefiklerin bu filosu ve Fransız Escadrille M.F 98T. Gelibolu’yu terk etmiştir.

Müttefiklerin çekilmesi süresince, Türk Hava Kuvvetleri, mükemmel keşif görevleri icra etmiştir. Gözetleme raporları ve havadan çekilen fotoğraflar, müttefiklerin çekilmek üzere hazırlandıklarını şüphe götürmez biçimde açığa çıkarmıştır. Türk deniz uçakları, Suvla Körfezi’nde sadece kısa bir süre görünmelerine rağmen, düşman denizaltılarını saptamak için Marmara Denizi’ni gözleyerek ve İstanbul Boğazının Karadeniz’e açılan girişi üzerinde havadan koruyucu gözlem yaparak Alman İmparatorluk Donanması’na yardım etmişlerdir.

Gelibolu yarımadası üzerine gönderilen deniz uçaklarımıza Anzak topçu kamplarını ve nakil hatlarını bombalama emri verilmişti. Boşaltma döneminde, on yedi gözetleme uçuşu (çoğunlukla geceleri olmak üzere) gerçekleştirilmiş, boşaltma öncesinde işgal kuvvetlerinin tüm ikmal ve malzemeleri tahrip etmekte olduğunu açığa vuran pek çok yangına tanık olunmuştur. Bu sürede Türk Hava birlikleri otuz iki bomba atmış ve Seddülbahir’deki kamplara on yedi tam isabet kaydedilmiştir. Buna ilave olarak, Mondros Körfezi’ndeki iki malzeme hangarı ve Bozcaada’daki bir uçak hangarı tahrip edilmiş ve dört atış da düşman gemilerinin yakın çevresine isabet etmiştir. 4 Ocak 1916’da pilot Schubert Escadrille MF 98 T’den Maurice Farman uçaklarından birini vurup düşmüştür.[45]

Bu arada Çanakkale’ye gelen (5 Ocak) Alman Hava Kuvvetleri Müfettişi Binbaşı Siegert, Binbaşılığa terfi eden Serno ile birlikte Çanakkale Cephesi’ni (Albatros C-I ile Seri no: 577) teftiş etmiştir. Pilot Faller ile birlikte Siegert’de A12 keşif tayyaresi ile uçuşa iştirak etmiştir. Uçuştan sonra yapılan toplantıda Siegert, İngilizlerin iki-üç günde çekilebilecekleri fikrine katılmıştır. Binbaşı Siegert yazmış olduğu hatıratında, “Türkiye’nin bu sırada birkaç bin esir alabileceğini, bundan daha iyi bir fırsat olamayacağını, 6 Ocakta İstanbul’a dönerek durumu bizzat Enver Paşa’ya anlattığını ne Enver Paşa’nın ne de Harekât Dairesi Başkanı Binbaşı Feldman’ın kendisinin ve Serno’nun görüşlerine katılmadığını belirtmiştir.[46]

Çanakkale Boğazı’ndan Müttefiklerin geri çekilmesinin tamamlanması ile Enez Körfezi’nden İzmir Körfezine ve İskenderiye Körfezine kadar uzanan bütün sahilin havadan savunulması görevi Galata’da konuşlanmış olan 1’inci Tayyare Bölüğüne, yani Çanakkale Boğazı filosuna verilmiştir. Verilen emre göre müttefiklerin bir kez daha Türk topraklarını istila etmeye kalkışmaya karar vermesi halinde söz konusu sahili gözetleyecektir. Ocak ayının ilk haftasında Fokker Av Bölüğü, Çanakkale’ye yerleşip harekâta katılacaktır [47]

Çanakkale Cephesi’ndeki muharebelere çok kısa bir süre için katılmasına rağmen Fokker Staffel uçaklarının Osmanlının gelecekteki hava muharebelerinde önemi büyük olmuştur. Fokkerler Gelibolu Cephesinde av önleme görevinde başarılı olarak görev yapmıştır.

Eylül 1915’de bir adet, Aralık 1915’te ise üç adet Alman Fokker uçağı, Çanakkale Cephesine ulaşmıştır. Staffeller, Gelibolu yarımadasındaki Galata üssünde Pilot Teğmen Hans Joachim Buddecke’nin komutası altında tertiplenmiştir. Bu uçakların pilotları Alman olup, bu pilotlardan Teğmen Theodor Jakob Croneiss, Seddülbahir’de 6 Ocak 1916 günü bir Farman uçağı tarafından düşürülmüştür. Bu uçaklar olağanüstü başarıyla görev yapmıştır. Teğmen Hans Buddecke dört düşman uçağını düşürmüş, diğer pilotların (Schuz, Meinecke ve Muhra) düşürdüğü beş uçak dâhil edildiğinde Fokker’ler bir kayba karşılık dokuz düşman uçağı düşürmüştür.

Ocak 1916’da Fokkerler 5’inci Ordu emrindeki 6’ncı Tayyare Bölüğünün Harekât Komutasına verilmiştir. Müttefik kuvvetlerin Gelibolu’dan çekilmesinden sonra bile Fokkerler İngiliz deniz hava uçaklarına büyük zayiat verdirmiştir. Sadece muharebenin son günlerinde altı düşman uçağı düşürülmüştür.[48]

Son Müttefik birlikleri 10 Ocak 1916 gecesi gizlice ayrılırken, Çanakkale Boğazının bulunduğu yarımada da havacılık durumu böyledir.

5. Sonuç Osmanlıların savaş boyunca talihi sık sık değişmiştir. Öyle ki, kimi zaman Enver Paşa ile arkadaşlarının en imkânsız umutları gerçekleşecek gibi olmuş, kimi zaman da Balkan Savaşları felaketleri yeniden yaşanmıştır. Ancak, genel olarak ordu savaş öncesinde Genç Türkler ve Alman danışmanlarının modernleştirme programının gerçekleştiğini kanıtlamış, dostun da düşmanın da beklemediği başarılara ulaşmıştır. Osmanlı harekâtının en görkemli zaferi Çanakkale’de yer almıştır.[49]

Havacılık, Çanakkale/Gelibolu çıkarmasında sayıca az da olsa önemli bir rol oynamıştır. Müttefik kanatta günlük harekâta katılan uçak sayısı hiçbir zaman 60’ın üzerine çıkmamışken, merkez kuvvetlerde belki 20’yi bulmuştur. Uçakların bir kısmı genelde bakımda kalmış, dolayısıyla harekâtta kullanılan uçak sayısı düşük seviyede seyretmiştir. Zayıf motorlu uçaklar için hava koşullarının ağır olduğu, yedek parça sıkıntısının yaşandığı ve özellikle Almanlar ve Türkler için uzun ikmal hatlarının mevcudiyetinden dolayı harekât çok güç şartlar altında yürütülmüştür. Ayrıca kalifiye elemana çok ihtiyaç duyulmuştur.[50]

Çanakkale Savaşı boyunca Türk Hava Kuvvetlerinin hiyerarşisi, rütbeyi dikkate almaksızın, havacılık taraftarlarının savaşın ilk evresinde eldeki çok az uçağı nasıl en iyi şekilde kullanılabileceği konusunda etkili olmalarını sağlamış; Serno, Türk ve Alman üst düzey komuta kademelerini Gelibolu yarımadasının savunulmasında daha fazla uçağın çok gerekli olduğuna kesinlikle ikna etmiş, bu da uçakların yaratacağı başarılara yol vermiştir. Savaşın son dönemlerinde hava gücü düşmanın aleyhine tersine dönmüştür. Savaş sürüklenip giderken, müttefiklerin birleşik hava kuvvetlerinin etkinliği ve uçak sayısı iyice azalmış, bunun aksine Türk Hava Kuvvetleri güçlenerek, Çanakkale’deki eşsiz Türk zaferine katkıda bulunmuştur.[51]

[1] Stanford J.SHAW, Ezel Kural SHAW; Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, II.Cilt İstanbul, 1982, s.373-374.
[2] Birinci Dünya Harbi’nde Türk Harbi, V.Cilt, Çanakkale Cephesi Harekâtı, Gnkur.Bas., Ankara, 1993, s.69.
[3] Yavuz KANSU, Sermet ŞENSÖZ, Yılmaz ÖZTUNA; Havacılık Tarihinde Türkler 1, Etimesgut-Ankara, 1971, s.171.
[4] Richard T.WHISTLER, “Over The Wine-Dark Sea, Aerial Aspects of the Dardanelles, Gallipoli Campaign, Part:III : Turco-German Aviation”, Over the Front, 1994, U:S.A., Vol 9 (3), s.231-233.
[5] Çanakkale 1915, M.S.B. Yay., Ankara 1999, s.12-13.
[6] Richard T.WHISTLER; a.g.e., s.230.
[7] Karl Stirling SCHNEIDE, “Aviation In The Dardanelles Campaign, March 1915 – January 1916”, Çanakkale Savaşları Sebep ve Sonuçları Uluslararası Sempozyumu, T.T.K. Yay.,1993, Ankara,s.91.
[8] Fahir ARMAOĞLU, “Çanakkale Muharebelerinin Rusya Üzerindeki Etkileri”, Çanakkale Savaşları Sebep ve Sonuçları Uluslararası Sempozyumu, T.T.K. Yay., 1993, Ankara,s.13.
[9] Richard T.WHISTLER, a.g.e., s 231.
[10] Karl Stirling SCHNEIDE, a.g.e., s 94.
[11] Birinci Dünya Harbi’nde Türk Harbi, V nci Cilt, Çanakkale Cephesi Harekâtı, 1993, Ankara, s. 178-179.
[12] Çanakkale Savaşı Üzerine Bir İnceleme, Harp Ak.K.lığıYay.,İstanbul,1999, s.55.
[13] Karl Stirling SCHNEIDE, a.g.e., s.91.
[14] Birinci Dünya Harbi’nde Türk Harbi, V nci Cilt, Çanakkale Cephesi Harekâtı, 1993, Ankara, s. 186-187.
[15] Karl Stirling SCHNEIDE, a.g.e., s 91.
[16] Richard T.WHISTLER, a.g.e., s 230.
[17] Karl STIRLING SCHNEIDE, a.g.e., s.92.
[18] Hikmet SÜER, “Çanakkale Muharebelerinde Türk Pilotu”, Çanakkale Muharebeleri 75 nci Yıl Armağanı, Gnkur.ATASE Yay., Ankara, 1990, s 136-138.
[19] Richard T.WHISTLER, a.g.e., s 233.
[20] Hikmet SÜER, a.g.e., s 138.
[21] Richard T.WHISTLER, a.g.e., s.233-234.
[22] Karl Stirling SCHNEIDE, a.g.e., s 94.
[23] Yavuz KANSU, …., a.g.e., s 196.
[24] Atlas, Asır Mat., Sayı 77, İstanbul, Ağustos 1999, s.22.
[25] R.Dick LYMAN,Naval Aviation In The First World War,Naval Instıtute Press, Annapolis, Maryland,1999,s.139.
[26] Yavuz KANSU, …., a.g.e., s-196-198.
[27] Nigel STEEL, Peter HART, Gelibolu, Yenilginin Destanı, Çev.Mehmet HARMANCI, İstanbul, 1977, s 249.
[28] Karl Stirling SCHNEIDE, a.g.e., s.95.
[29] R.Dick LYMAN, a.g.e., s.141.
[30] Karl Stirling SCHNEIDE, a.g.e.,s.85-87.
[31] Richard T.WHISTLER, a.g.e., s.234.
[32] Yavuz KANSU, ,a.g.e.,s.198.
[33]Lord KINROSS, Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Altın Kitapevi Yay, Aralık 1994, İstanbul, s.100.
[34] Yavuz KANSU,…., a.g.e., s.198.
[35] Lord KINROSS , a.g.e., s.100-104.
[36] Richard T.WHISTLER, a.g.e., s.234.
[37] Yavuz KANSU, …, a.g.e., s 201.
[38] Falih Rıfkı ATAY, Çankaya, İstanbul, 1969, s.81.
[39] Karl Stirling SCHNEIDE, a.g.e., s.97.
[40] Yavuz KANSU, …, a.g.e., s.182-183
[41] Şevket Süreyya AYDEMİR, Tek Adam, Mustafa Kemal, İstanbul 1979, s.248-249.
[42] Yavuz KANSU,…..,a.g.e., s.204-205.
[43] Şevket Süreyya AYDEMİR, a.g.e., s.265-271.
[44] Falih Rıfkı ATAY, a.g.e., s.94.
[45] Karl Stirling SCHNEIDE, a.g.e., s.98-100.
[46] Yavuz KANSU,…, a.g.e., s.240-241.
[47] Karl Stirling SCHNEIDE; a.g.e., s-100
[48] Richard T.WHISTLER, “The Defense Of The Bosphorus And The Fokker Staffel”, Over The Front, Vol 11 (3), U.S.A, 1999 s.258-259.
[49] Stanford SHAW, …, a.g.e., s.380.
[50] Richard T.WHıSTLER, “Over The Wine-Dark Sea, Aerial Aspects of the Dardanelles, Gallipoli Campaign, Part:III : Turco-German Aviation”, Over the Front, 1994, U:S.A., Vol 9 (3) s.230.
[51] Karl Stirling SCHNEIDE, a.g.e., s.101.

Kaynak :Hava Kuvvetleri Komutanlığı (21.01.2015)
http://www.hvkk.tsk.tr/tr/IcerikDetay.aspx?ID=32&IcerikID=84

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
Yandex.Metrica